Uğultu…Müthiş bir uğultuyla ısınıyor
Yıllların binlercesinden bir kaya.
Mavinin karanlığa döndüğü yerde,
Titreşerek uzanıyor atmosferin kucağına
Alev alıyor,yanıyor,külleşiyor yavaşça.
Ufalanıyor parça parça…
Unufak olduğunda,
Bırakıyor parçalar kendini rüzgara…
Karlı dağların ardından vadiye ulaşırken rüzgar,
Küllerden birazı çarpıyor,
Kuru otlar arasında dikilen çocuğa…
Kar yağmıyor,hava ılığa hasret,
Sadece donmuş,ölü gri otlar ve
Bu garip çocuk var manzarada.
Güneş yalandan vuruyor,
Göğün mavisi bile ölü,
Dönmüş karanlık bir beyaza.
Çocuk yalın ayak ve üşüyor,
Sıcak yok,sığınak yok…
Tek görünense dağlar,
Çok çok uzaklarda…
Çocuk şuursuzca izlerken bu donuk çölü,
Kulakları düşmek üzere soğuk rüzgarla.
Yere çöküyor çocuk,kıvrılıyor yavaşça.
Titriyor,işlevsizleşiyor bedeni,
Gözlerini kapıyor sıkıca.
Neden burda,nasıl geldi?
Bu soruların yeri değildir oysa,
Azrail gibi heybetli biri
Nefesini hissttirmişse boynuna.
Sorular giremezken menzile,
Ölüm çoktan sızmış aklın fısıltılarına.
Sarılıyor kendine çaresizce çocuk,
Ve ağlıyor soğuğun koynunda…
Tam bıraktığı anda kendini,
Hissizleştiğinde tam…
Sokağın gürültüsünü kesen camın kapanışı gibi,
Sessizleşiyor ortalık…
Soğuk yok oluyor o an,
Sıcak vurmaya başlıyor tüm vücuduna.
Sanki soğuk duşun altından,
Sıcak duşa geçti bir anda.
Şaşırıp gözlerini açıyor çocuk;
Şimdi bir çölün ortasında.
Sıcak öyle yoğun ki,
Terden sırılsıklam oluyor bir kaç dakikada.
Kalkıyor,yürümeye çalışıyor,
Susuzluk çektiğini anlıyor o anda.
Düşünemiyor artık,aklı almıyor,çalışmıyor,
Uçmuş gitmiş kendini içinde sandığı karanlık tasın,
Uçsuz,çıkışsız labirentleri arasında…
Susuzluk ve sıcak boğuyor artık,
Dili yapıştı neredeyse damağına.
Düşüyor çocuk istemsizce,
Taş ve kumdan bir cehennemin,
Sert,sıcak,acımasız kollarına…
Başını yere vurmanın acısıyla
Açılıyor gözleri birden,Kalkıyor ayağa.
Evindeymiş meğer,yatağındaymış.
Ailesi de yanıbaşında…
Tanıdık yüzler de orda.
Ve çıldırmanın reddesindeki akılda,
Telleri zorlayan bir ezgi oluyor adeta,
Okunan Kur’an ayetleri odada.
Sıçrıyor çocuk yerinden,
Havalanıyor sanki,evet havalanıyor yavaşça…
Yaklaşırken tavana,duyulmuyor çığlıkları,
Herkesin gözü hala
Cansızca yatağında yatan bedeninde hala.
“Hayıırr!” didasının yarısında,
Uyanıyor çocuk yatağında…
Oda karanlık,ten tuzlu suyun istilasında.
Bakışlar faltaşından,
Nefes ve kalp yüksek tempoda.
Üstü açıkmış,susamış bir de…
Bir kolu da boşluktaymış,düşecekmiş neredeyse.
Çözüyor kâbusun nedenini böylece,
Siliyor yüzünü ve giriyor tekrar yatağına.
Tek cümle kalıyor geceden:
“Kâbusmuş sadece,iyi örtünmeliyim bir daha…”
Çocuk dalarken yeniden uykuya,
Ruhu bir kez daha ayrılıyor fiyaskoyla.
“Nasıl görmezsin?” diyor,
“Nasıl hissetmezsin!”
Bilmiyorsun,düşünmüyorsun,
Bari beni dinleseydin,
Gösterdiğimi görseydin…”
Çocuk yaşadığını sansa da
Ölüyor her uykuya dalışında,
Ve yeniden can buluyor sabahla.
Ölüm ona hep hatırlatılsa da
O umursamıyor,düşünmüyor,unutuyor.
Ölmekten korkuyor ölümün kucağında?
Nedeni ne peki?
Bu konu da hep nadasta.
Hayatlar doğuyor,güneş doğuyor,
Hayatlar bitiyor,
Güneş bile ölüyor zamanla.
Evrenin kuralı bu,böyle konmuş:
Yaşam değil,ölüm ana tema.
Karamsar mı gördün beni?
Hiç de değil,iyimserim hatta!
Ölüm olmasa,
Hayat çekilmezdi aslında…














