Tem
8

kahraman – hayat örtülmüştü şehirle…

Yazar: Burak Demirtaş  //  Kahraman, Kâtip'in izleri...  //  Henüz yorumlanmamış.

Karanlık çökmüştü; hem göğe, hem yere, hem zihne. Kelâm titreşti, yer çekimine yenildi. Aktı satırlar kâtibin uyanan diyarından. Kapıyı aralayan melodi de buydu

Islaklık… Asfalt… Su… İnce akıntılar kanalizasyona yönelmişti. Çocukluğun toprak kokulu havasından eser yoktu. Toprak çoktan beton lahdinde hapsedilmişti çünkü. Aşağılarda bir yerlerde var olduğunun kanıtı ise, boğulmamak için yüzeye fırlamış solucanlarla, nerden, nasıl geldiği belli olmayan ama kaldırım taşlarının arasına sızmış minik otlardı.

İşte; toprağın tüm delilleri örtülmüştü geceyle…

Yaşamı hep tek parça sanırlar. Ama evrende insan yapımı olmayan her şey çifttir aslında. Dişi ve erkek, X ve Y kromozomları, kutuplar, iyi ve kötü, sıcak ve soğuk… Hayatın yapı taşları da çifttir. Su olmadan hayat yoksa, toprak olmadan da yoktur. Hep sanırız ki toprağın suya ihtiyacı var… Halbuki, çoğu zaman da suyun toprağa ihtiyacı vardır hayat olabilmek için…

İşte; hayatın delilleri örtülmüştü şehirle…

Arabasından telaşla inen adamı izledi. Hızlı adımlarla çöpten uzaklaşan kediyi… Bu manzaraya yakışacak şey, sigaranın nefesle kızaran ucundan yükselen ışıktı ama… O sigara içmezdi. Kendine güldü bunu düşününce. Hep kötü adamların kötü olduklarını sanmıştı. İyi adamların da iyi… Kahramanlar genelde yakışıklı, sigara seven, olabildiğince sert ve her zaman insanları öldürmek yerine adalete teslim eden adamlardı. Adalete aşıklardı… İnsanları kurtarmadan duramıyorlardı. Yine hafifçe gülümsedi. Kahramanların hepsi sadece egolarını tatmin ediyorlardı. Kendi kimliklerini gizleseler de, arkasına saklandıkları maskeyi hiç gizlemez, onun ün yapmasına, övülmesine, gururunun okşanmasına ihtiyaç duyarlardı. Hiç bir zaman sessizce işlerini halledip, sessizce yok olmazlardı. İhtiyaçları olan şey: bilinmekti…

Kahraman olmamışların elinden çıkan hikayelerin böyle olmasını yadırgamıyordu. Yadırgadığı şey, kendisi de dahil bir çok insanın kafasında oluşan böyle bir imajın, içten içe hizmet ettiği şeyi algılayamamış olmaktı: Özel olmak, başkalarından iyi olmak, herkesi yenmek, tek güç olmak… Hep kötü adamlar dünyayı ele geçirmek ister, kahramanlarsa engellerdi. Aslında madalyonun hiç gösterilmeyen yüzü başka bir gerçeği gösteriyordu, ama belki gösterilse de görülmek istenmeyecekti: Kahramanlar kendinden daha güçlüleri kabullenemezlerdi. Çünkü adaleti sağlamak onların görevi olmalıydı, başkasının değil. Aslında onlar dünyaya hükmedenlerdi. Çünkü almasalar da hiç, istediklerini alma gücüne hep sahiptiler. Bu devletin verdiği açık çeke benzer. İstediğin şeyi alabilirsin ama vicdanın aşırı harcamaları uygun görmez. Ya da aslında her şeyi alabiliyorsan, zaten almak istediğin bir şey kalmaz! Dünyayı ele geçiren adamın işi ne olacaktı ki? Öncelikle zenginliklerin yerini değiştirecekti, sonra geri kalanların düzenini sağlamaya çalışacaktı. Sıradan insanlar, yani insanların %90′ı için bir şey değişmeyecekti neredeyse. Yine de, kahramanlar buna izin veremezlerdi… Kendilerinden başkasına adaleti teslim edemezlerdi… Çünkü bencillerdi.

Şu anda tüm bunların neden aklından geçtiğini tam olarak bilmiyordu. Bir kaç gece önce bir kıza tecavüz eden ve öldüren adamların kaçtığını, polisin kimseyi yakalayamadığını öğrenince durum ilgisini çekmişti tesadüfen ve sadece bu yüzden buradaydı. Hissettikleri kız için değildi. Hissettikleri kendi gezegeni içindi. Sadece o adamların vücutlarını toprağa karıştırıp, aynı karbonlardan doğacak başka vücutların daha kontrollü olmalarını ümit edecekti. Küçük işlerden ne kadar uzun süre önce vazgeçmiş olsa da, bir şey onu çekmişti işte. Çeken şeylere karşı koymazdı, çünkü hisleri hep doğru söylerdi.

Üç ahbap sonunda sokağın sonunda görünmüşlerdi. Doğuştan serseri gibi gelir ya bazıları, bunlar da onlardandı. İçmişlerdi, daha kolay olamazdı bu gece… Kılıcını sırtına aldı ve sokak lambasının karardığı yere geldi. Öldürmeyi hiç sevmiyordu aslında, sadece bozuk şeyleri düzeltmeyi seviyordu. Eğer bir şey bozuksa ve düzeltemiyorsanız, yapmanız gereken ne kadar iğrenç ya da zor olduğuna bakmadan onu imha etmek, ortamınızdan uzaklaştırmaktır. Yaptığı sadece buydu. Kurşunlar daha kolay, ama daha gürültülü ve daha takip edilebilirlerdi. Bu yüzden katana çoğu zaman işi daha temiz, kesilen parçayı gördüğü için de daha kesin kılıyordu.

Yavaşça yaklaştı, önce birine, sonra yere düşen diğerine ve sonra kaçmak yerine sarhoşluğun cesaretiyle saldıran sonuncuya kılıcını tattırdı. Hızla uzaklaştı. Hiçbir ritüel, hiç bir onunla kurulabilecek bağlantı, olanları onun yaptığını kanıtlayabilecek hiçbir şey yoktu. En önemlisi de, tüm “kendilerini kurtarmak için öldürmeyen” katiller ya da şanslılarsa adlarına “fatih” öneki almış olanlar, hep bir amaç için öldürdü: Bilinmek. O ise tam tersine; hiçbir zaman bilinmemek için öldürüyordu. Eğer varsa melek denilen yaratıklar, bir onlar, bir de Tanrı şahitti yaptıklarına. Vereceği en fazla hesabın da onlara olmasını istedi. Sonuçta Tanrı varsa, onu yarattıysa, başına gelecekleri de biliyorsa, olacaklardan hoşlanmadığı anda yok edebilirdi. Demek ki bir planı vardı. Ya sadece yaradılışı itaatkâr olanlar içindi bu dünya ve öteki, ya da bir plan vardı… Tabi başka ve daha sessiz bir olasılık da vardı: Tanrı ve melekler varsa, şeytan da vardı ve belki de hepsi şeytanın çok yakından gelen, sanki kendininmiş gibi hissettiren fısıltılarıydı.

Kılıcını savururken hiçbir tereddütü olmuyordu. Kendisini bir bilgisayar oyununda gibi hissediyordu. Bilgisayar oyunlarının olmadığı bir çağda yaşasaydı, elbette bu hissi ifade etmek neredeyse imkânsız olacaktı. Ne öfke, ne acı, ne acıma… Bu tür şeyleri en son ne zaman hissettiğini bile hatırlamıyordu. Geçmişte yaşadığı tüm büyük acılar, aklında sadece bir “bilgi” olarak vardı. Onları düşündüğünde ne gözleri doluyor ne de üzülüyordu. Üzüntünün verdiği acıyı insanın unutması mümkün müdür? Hayatın tatlarını unutması? Duyguların kaybolması mümkün müdür?

Bilge haklıydı… En başından beri haklıydı. Her aldığı ruh, onun ruhundan bir parça söküp almıştı. İşlediği günah karşılığında şeytana sattığı da ruhuydu. İntikam huzur verir sandı, intikam acısını dindirir sandı. Hep öyle olmaz mıydı? Aklının “unutma” fonksiyonu dışında hiçbir şey, acısını dindirecekler listesinde olmazdı. Vücudunun herhangi bir yerinde büyük bir acı varsa, ondan kurtulmanın iki yolu vardır: Ya yapabileceklerini yaptıktan sonra kendi haline bırakır, geçmesini ya da unutmayı beklersin ya da… Oradaki tüm sinirleri yok edersin. Acı olsa da, hissedecek mekanizma var olmaz artık. Ruhun da acı çekiyorsa, ya geçmesini beklersin ya da… Öldürür ve artık hissetmezsin…

Arta kalan vücutların icabına baktı. Yoluna devam etti… En azından rahatlamış olmalıydı. Ama olmadı…

Ve işte; pisliğin delilleri örtülmüştü Gölge’yle…

Karanlık ve sis, hayali bir rüzgârla dağıldı. Ay göründü, gece göründü. Kâtip uyudu,”ben” uyandı…


İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Yorum yazın

*

:D :-) :( :o 8O :? 8) :lol: :x :P :oops: :cry: :evil: :twisted: :roll: :wink: :!: :?: :idea: :arrow: :| :mrgreen:



bt bt bt
#