8
Kahraman – Hem Katil, Hem Maktül
Ey okuyucu! Bu okuduğun,o üç beş satırlık sıradan yazılardan değil! Bu öylesine sayfa doldurmak için yazılmış da değil! Bu hissedilerek yazılmış ve hissedilerek okunacak bir yazı! Bu beklediğinden uzun, beklediğimden kısa bir yazı! Tahammülün yoksa kelimelerime, hiç okuma! Ya da oku ve hisset benimle… Hisset ve unutma!
Max Payne isimli oyunun çello yoğunluktaki tema müziği* eşliğinde dokundu kâtip klavyeye…
Kahraman düştü yavaşça dizlerinin üstüne… Haykırıyordu ailesinin yanmış bedenlerinden dolayı gök yüzüne… Melekler bile titredi gırtlağının değil, yüreğinin sesiyle…
Eğer dünyada huzur için hiç bir umut kalmamışsa…
Eğer kararmışsa ortalık ve kıvılcımlık bile ışık yoksa…
Eğer kaybetmişsen her şeyi, kazanacak gücün yoksa…
Kurşunun bu dünyayla ruhun arasındaki bağlantıyı kesmesine ramak kalmıştır…
An dediğin bir takımdır, ramak ise en golcü oyuncun…
Ve kahraman golü yemek ile topun direkten dönmesi arasındaki arafta, sigaradan süzülen bir zamanların besini karbonun, şimdiki zehir halli moleküllerinin saliseler içindeki yer değiştirme şölenleri arasında…
Ve kızıl ışık sigaranın ucundan sıyrılıp kahverengi irisli, mükemmel organik kameraların odağında…
Ve kahraman yaşam ile ölüm arasında…
Çekiyor tetiği de tutukluk yapıyor silah o minik ramakta…
Ama anlatılan klasik bir durum vardır: Silahla intihar eden, tetiği çekmeden çok ama çok küçük bir an önce ölmüştür aslında… Bedenen değil belki ama o andan itibaren zihnen ölüdür o kişi aslında…
Kahraman artık sevgisizdi…
Kahraman artık acımasızdı…
Kahraman artık ne huzuru arıyor, ne de huzursuzdu…
Kahraman artık kim olduğunu bile bilmiyordu…
Ona dair tüm cümleler, tüm hayaller… Tüm “yaşam” dedikleri zaman öldürme eylemi, onun bedeninden adeta çekilip gitmişti… Bir adı, bir de geçmişi kalmıştı… Ama o ikisini de hatırlamak istemeyecekti…
Kahramanın şanssızlığı zihnen ölüp bedenen hayatta kalmasıydı…
Zalimlerin şanssızlığı arafta o bedeni bekleyen asi meleğin, sonunda bedeni devralmasıydı…
Bavulunu topladı ve karanlık sokağa çıktı… Artık narin değildi, üşümüyordu. Artık karanlık izbe sokaklardan korkmuyordu… Artık hiç bir şeyi umursamıyordu…
Ama o bir hayalet değildi ve karanlığın ilgisini sonunda çekti… Bir zombi edasıyla yaklaştı ellerinin derisi soğuktan kurumuş, bedeni burada, kendi boşluğun dipsiz karanlığında mis gibi tiner kokan genç… Elinde bıçak vardı…
Kahraman heyecanlanmayı bekledi… Olmadı… Diğerlerinin de yaklaştığını hissetti, korkuyu aradı bedeninde, bulamadı… Öldürülmek istiyordu belki de…
- Bende sadece bu çökmüş beden var… O da işine yaramaz…
- Elindeki kolyeyi ver o zaman ve saatini!
Eline sıkıştırdığı karısına aldığı peri figürlü kolyeydi tinercinin bahsettiği. O bile unutmuştu elinde olduğunu. Sanki birden biri onu eline ışınlamış gibi şaşkınlıkla baktı eline… O anda kaptı tinerci kolyeyi… Birden sinirlendi kahraman:
- Ver lan onu it!
- Ne diyosun lan sen şerefsiz!…
Küfürleşme başladığı anda diğer iki tinerci de çoktan yakına gelmişti… Kahraman kolyeyi almak için boğazına sarıldı tinercinin ve o hışımla az daha parmakları gırtlağını delip soluk borusuna gömülecekti… Kolyeyi aldı ama diğer ikisi çoktan yakınında bitmişti… Birden koşmaya başladı kahraman, arkasından gelmezler sanmıştı… Ama arkasını döndüğünde artık beş kişilerdi ve gayet de iyi koşuyorlardı…
Hızla şimşekler çakan aklında kahraman hala bir korku, kızgınlıktan başka bir his arıyordu ve orada olması gerekenlerden biri de “acıma”ydı… Çünkü hala belinde bir silah vardı… O hissi kısa bir süre daha aradı ama bulamayınca elini beline götürüp diğer elini de arkasına bağlamış gibi yaptı. Birden döndü ve durdu. Şaşırdı tinerciler, bir anda duraksadılar…
- O ne lan, hayvan herif, nereye kaçıyosun, şimdi seni…
Kahraman kendisinin ya da bunu duyacak herhangi birinin düşünemeyeceği, hatta hayalini bile ilk anda gözünün önüne getiremeyeceği bir soğukkanlılıkla hazırladığı silahını doğrulttu en öndekine ve ateş etti…
Tinerciler ise donup çakıldılar sanki oldukları yere… Ama kahraman düşünmelerine bile fırsat verecek kadar beklemeden şarjörün yarısını dört tinerciye boşalttı ve refleks olarak kendini yere atıp “napıyorsun lan!” diye şuursuzca bağıran tinerciye döndü:
“Temizlik yapıyorum…”
Son kurşunu yerdeki tinercinin kafasına sıktı ve hızlı adımlarla uzaklaştı…
Suçluluk duygusu, acıma, pişmanlık… Nasıl olur da bunlar oluşmazdı kalbinde, aklında? Oluşmadı…
Sadece gitti uzaklara… Kendini eğitmek için, güçlenmek için, yenilmez olmak için… Yeni hayatında tek keşfettiği duygu “hırs”tı… En azından o an için…















