Tem
8

Kahraman – Ziyaret

Yazar: Burak Demirtaş  //  Kahraman, Kâtip'in izleri...  //  Henüz yorumlanmamış.

Hhhhııı…

Hhh…

Bir şey yine uyandırdı onu. Başkası olsa tıkırtı derdi, vücudunun ihtiyaçları derdi, sabah ezanı derdi… Ama o bunların hiç birinin kendini uyandırdığına inanmıyordu. Onun inandığı şey; uykuya daldığında öldüğüydü. İnsanların ölüm dediği şeyin uykudan farkı, tekrar bu dünyaya uyanmamaktı. Ona göre aslında neye uyandıklarını da bilmezdi insanlar. Rüyalarında da bazen rüya görürler, uyanırlar, hatta gördükleri rüyayı anlatırlar ama uyanana kadar o yaşadıklarının da anlattıklarını kapsayan başka bir rüya olduğunun farkına varmazlardı. En ilginç şey de, her seferinde o “rüya”ya öylesine kapılır, öylesine bağlanırlardı ki “her şeyin bir rüya olabileceği” hiç ama hiç akıllarına gelmezdi.

Bilge her uykunun ölüm olduğuna inandığı gibi, her uyanışın da ruhun bedene yeniden üflenişi olduğuna inanırdı. Bu da onu şu düşünceye götürürdü: “Ruh bedenime ne zaman üflenirse, o zaman kaderin bana düşen kısmında rol alacağım. Benim yapacağım seçimlere göre tasarlanmış bir evren var… Aslında herkesin yapacağı seçimler için tasarlanmış bir evren var ve eğer bir yere yıldırım düşüyor ve orada bulunan biri ölüyorsa, bu çok ama çok önceden hesaplanmış bir ölümdür. Aslında… Bu bir “Uyanış”tır.” Ve bilge bu bahsettiği uyanışın son uyanış olduğuna inanıyordu.

Bunlardan sadece bir kısmı her uyandığında aklına gelir ve her uyandığında bedenine üflenen için ve ona tanınan şükür şansı için şükrederdi.

Ve şükretti…

Yavaşça kalktı yatağından bilge. Usul usul yaktı ışığından bir türlü vazgeçemediği gaz lambasını. Fazla ses çıkarmadan, yavaş ve emin adımlarla mutfağa doğru ilerledi ve çaydanlığın altını yaktı. Çaydanlıktan ayrıca bir de içi suyla dolu tencere koydu ocağa ve altını yaktı onun da. Suların kaynamasını beklemeden kilerin olduğu tarafa yöneldi ve ecza dolabına ulaştı. Biraz gazlı bez aldı ve tentürdiyot ve makas ile mutfağa döndü. Daha sonra çekmeceden iğne ve ipliği aldı. Bu sırada tenceredeki ve çaydanlıktaki sular kaynamıştı. Önce tencerenin altını söndürdü, sonra çayı yaptı. İki bardak hazırladı tepsiye ve şekeri de koyduğu anda kapı çaldı… “Kim o” diye sormadı. Çünkü zaten gelenin O olduğunu biliyordu…

Kahraman yaralıydı ve kapısındaydı. Ayakta zor duruyordu. Ama gözlerinde, yüzünde garip bir ifade vardı. Korkutucu bir ifade. İlginç, hatta absürt derecede haz dolu bir ifade.
Koluna girdi ve içeri taşıdı onu bilge.Kısa bir sessizlikten sonra:

- Hep biliyorsun değil mi?

- Neyi?

- Neyi sorduğumu da biliyorsun.

- “Bilmek” çok dikkatli kullanılması gereken bir kelimedir. Çünkü yanılma olasılığın o kadar yüksektir ki… Bütün büyük alimler hep şunu söylediler yaşamlarının sonunda: “Bildiğimiz şeyler o kadar,o kadar az ki… Belki de hiç bir şey bilmiyoruz…” Hatta biri demişti ki “Kesin olarak bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir.”

- Sanırım bunları anlatman için doğru bir zaman değil.Şu an yığılmak üzereyim de…

- Doğru zamandı ki izin verildi ve anlattım.

- Söylemeyeceksin yani geleceğimi nasıl bildiğini ve hatta yaralı olduğumu nasıl bildiğini. Çünkü bu evde gazlı bez pek ortalarda dolaşmaz biliyorum. Bu saatte çay da yapılmaz, onu da biliyorum.

- “Biliyorum”… Evet beni hiç dinlemiyorsun. (Gülümsedi bilge…)

- Eminim iyi bir açıklaman vardır ve ben duymak istiyorum. Beni takip mi ettiriyorsun?

- Hayır ettirmiyorum ve hayır iyi bir açıklamam yok. Sadece uyandım ve bunları hazırlamak geldi içimden, büyütülecek bir şey yok. Şimdi şu yarana bakma zamanı…

- Evet, artık yalama oldu sanırım vücudum. Ya da beynim artık kapattı kendini acıyla ilgili iletilere. Çünkü yaralı olduğumu bile unuttum.

- Fark ettim. Ama ciddi bir şeye benzemiyor. Halledebilirim inşallah.

- Sen halledemezsen zaten Azrail’e selam durma vaktimiz gelmiştir.

- Merak etme o geldiğinde heybetinden selamı falan unutacaksın.

- Yaralarımı da unuttursun, anılarımı da…

- Ne yazık ki o ve onlar unutturmak için değil de, hatırlatmak için orada olacaklar.

- Çok iç açıcısın ihtiyar, gerçekten.

- Dışarıda bir sürü komik insan varken sende kala kala bana kalmışsın. Yazık oğlum sana.

- Hiç ortamı yumuşatmaya uğraşma, zaten hissetmiyorum acı falan. Hissedeceğimi de sanmıyorum aslında.

- Göreceğiz…

Kahramanın hafif birkaç iniltisi dışında operasyon iyi geçti. Bilge kolunun kenarından geçip kahramanın etinden parça koparan kurşunun yarasını dikti ve yaraya pansuman yaptı. Pansuman bittiğinde çaylarından birkaç bardak içip sessizlikte öylece oturdular bir süre…

- Aa… Aslında buraya gelmek…

- Buraya gelmekle en iyisini yaptın. Burası senin de evin. Her zaman da böyle olacak.

- Hakkını ödeyemem hiçbir şekilde…

- Ödenecek bir şey yok. Borç vermedik hakkımızı.

- Babam olmalıydın. Çok iyi bir oğul olmazdım ama… Hatta belki de bu yüzden hak etmedim oğlun olmayı ve olamadım.

- Sorgulamak anlamsız. Baba dediğin nedir? Biyolojik olarak insan neslinin devamını sağlayan hücre topluluklarından seni oluşturan kısım mı? Oğlum olduğunu hissettiğin an oğlumsundur. Baban olduğumu hissettiğim an babanımdır. Şimdi bunları boş ver de uyu biraz. Dinlenmen gerek.

- Sağol baba…

- İyi geceler…

- Oğlum demek yok mu?

- Dedim ya, hissettiğimde söylerim.

- Hmm… Peki, iyi geceler…

Gaz lambasının bir üflemelik canı vardı, bilge tarafından alındı ve oda tekrar karanlığın giysisini kuşandı…


İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Yorum yazın

*

:D :-) :( :o 8O :? 8) :lol: :x :P :oops: :cry: :evil: :twisted: :roll: :wink: :!: :?: :idea: :arrow: :| :mrgreen:



bt bt bt
#