Tem
8

kahraman – bölüm 2 – parça 1: rüya

Yazar: Burak Demirtaş  //  Kasya, Kâtip'in izleri...  //  3 Yorum

Kâtip tutmak istedi hikâyeyi, durdurmaya çalıştı ama yapamadı. Aktı satırlara parçalar… Sandı ki okuyan, karma karışık gitmiş zaman. Halbuki, hikâyenin parçaları, tam da bu sırayla okunmalıydı. Kafayı karıştırmak için değil, kafayı yormak için. Kafa yorulur mu hiç? Yorulur dediler, inanmadı. Haklıydı…


- hhhh…
- mmm…
- ıhhhmmmmm…
- ı ıı.. ıı…
- haaaaaaa… hh…!!!

Kan ter içinde uyanmıştı. Odunların gözeneklerindeki havanın yüksek basınçtan dolayı genleşip mikro düzeyde patlarken çıkardıkları ses, kulağına büyüklü küçüklü çıtırtılar olarak doluyordu. Odada alevin dalgalanışından kaynaklı titreşen gölgeler ve loş ışık vardı. Bir de sessizce onu izleyen yaşlı adam… Onu farkedince irkilmeliydi aslında, çoktan böyle durumlarda silahına sarılmış olurdu ama… Ama nedense bir şekilde hiç korkmamıştı. Ve o an nerede olduğunu hatırladı, uyku mahmurluğundan sıyrılmaya çalışıyordu zihni. Bilgenin evindeydi.

Bilgenin gözlerine baktı ve endişeli bakışları gördü.

- Baba, endişelenme, sadece kötü bir rüyaydı. Hem sen niye başımdasın ki?

Ona gerçekten babası olmasa da baba demek geliyordu içinden ve bir süredir diyordu da. Belki de artık kendini bir yerlere, birilerine ait hissetmek istiyordu içinden bir parça.

- Ne gördün evlat?
- Saçmalık sadece, bölük pörçük zaten. Boşver.
- Evlat… Benim bakışlarımın sebebini bilecek kadar hakkımda bir şeyler öğrendin artık. Hadi anlat…
- Hep cevapları biliyorsun, niye soruyorsun ki yine de?
- Kimse cevapları gerçekten bilmiyor evlat, gerçekten bilmiyoruz…
- Peki… Madem bu kadar ısrar ettin…

Çocuk gibi kıvrılıp, ellerinden birini başının altına koyduğu pozisyondan doğrularak oturdu, biraz gözlerini ovuşturdu. Anlatmaya başlamadan önce kanepenin önündeki sehpada, buharı henüz tüten iki bardak çay gördü.

- Bunu nasıl yapıyorsun, nerden biliyorsun olacakları?
- Bilmiyorum evlat. Bilmeyi de istemezdim… Bazen bilmeyi çok istediğim anlar oldu ama aslında bilmem büyük bir yıkım olurdu benim için. Çünkü yaşamaya devam etmek istemezdim bilseydim. Ama bazen sadece içinden gelen şeyler olur, sanki kendi düşüncenmiş gibi ama saçma şeyler. Genelde insanoğlu bunları önemsemez, hemen zihninden kovar. Ama aslında o düşünceler sana ait değildir. Başka birine, başka bir zihinsel ortama aittir ve insan bunu hiç düşünemez. Bunu radyo yayını gibi düşün.

- Uykudan uyandığıma göre, sıradaki derin anlatıma hazırım demektir dimi?

Gölge de bilge de gülümsediler ve bilge devam etti:

- Tüm beyinler aynı materyalden yapılmışlardır. Ve beyinle ona düşünce sağlayan şey her ne ise, o ikisi arasındaki bağlantı her insanda aynı şekilde kurulur. Mesela telefon ederken farklı numaraları çevirir ve farklı yönleri ararsın ancak, arama alt yapın hep aynıdır. Ve eğer bir şekilde, o telefona paralel bir hat bağlayabilirsen, konuşmayı dinleyebilirsin. Mesela bilgisayarının hoparlörlerinden bazen bilgisayarının sesi kapalı olsa da sesler gelir. Bunlar bazen yan taraftaki radyonun aldığı yayın, bazen cep telefonunun sinyallerinin parazit sesi bazen de başka şeylerdir. Yani eğer bir alıcı varsa, yayınlar bazen, sadece uygun koşullar gerçekleştiğinde başka alıcılara da gidebilir.

- Yani? Bunun senin benim şu anda uyanacağımı bilmenle ilgisi ne?
- Bunu aslında tam olarak açıklayamıyorum. Ama düşündüğüm şey şu ki; beyne gönderilen bu düşünceler, bir şekilde başkaları tarafından da hissedilebiliyorlar. Örneğin sen susadığını hissederken, ben de hiç susamamışken senin gibi susadığımı hissedebilirim. Ya da uykulu bir şekilde karşımda esnerken sen, birden ben de esnemeye başlayabilirim hiç uykum yokken. Bu hisler kendi düşüncelerimin iletişim alt yapısıyla tamamen aynı yapıyı kullandığından da, bunları kendimin zannederim. Aradaki farkı sadece saçma olduklarını farkettiğimde anlayabilirim. Eğer ben oturup ateşi izlerken içimi birden bir rahatsızlık hissi kaplıyorsa bu saçmadır. Ama bu hissi sen uyurken yüzünde de gördüğümde, o saçmalık anlam kazanır. Buna saçma değil de, gerçekten senin düşüncenmiş gibi baktığımda, bunu derinden bildiğimde ise, senin istemediğin şeyler görmekte olduğunu ve birazdan uyanacağını bilirim. Sadece ne gördüğünü bilmiyorumdur.

- Yani zihnimi okuyorsun aslında.
- Okumak değil, sanki, senin hissettiğini o anda hissetmeye başlıyorum.
- Günden güne daha da garipleşiyorsun gözümde yaşlı adam.
- Sen de evlat…

Gülümsediler bir kez daha…

- Umarım bu uzun açıklamadan sonra ne gördüğünü anlatmaya başlarsın.
- Peki tamam. Arabamdaydım… Soğuk bir kış günüydü. Telefonuma baktım ve tarih 20 Aralık’tı.

Bir anda daha önce herhangi bir rüyada, olayın geçtiği tarihle ya da saatle ilgili bir detay görüp görmediğini düşündü. Ancak bunu hatırlayamadı.

- Yılın bu zamanında kar olurdu aslında diye düşünüyordum. Birden karşımdaki evin etrafını adamlar sardı. İçeri girdiler ve silah sesleri duydum. Silahıma sarıldım ama ne yapacağımı bilmiyordum. Adamlar polis gibi değillerdi. Ama çok profesyonelce operasyon yapıyorlardı. Belli protokollere uyuyorlardı. Operasyon iyi şekilde planlanmıştı ve çok çabuk da bitti. Tam adamlar çıkarken iki kişiyi yanlarında götürdüklerini gördüm. Biri küçük bir çocuktu; 9-10 yaşlarında… Diğeri… Diğerini tam göremedim… Ama…

Alnını ovuşturdu biraz, devam etti sonra:

- Bir adam… Operasyondan sonra arabalar hızla benim olduğum taraftan uzaklaşırken, Alman ya da Rus’a benzer bir adam, araçlardan birinin şöförüydü ve beni gördü. Araç hızla geçerken bana gülümsedi. Sonra… İçimden bir his o eve girmemi söyledi. Polisler gelmeden önce eve girmeliydim. Evde ne aradığımı ya da ne yaptığımı hatırlamıyorum. Çok sisli o kısımlar. Ama bir dosya hatırlıyorum… Pek de eski gibi görünmüyordu kapağı. Kapağını açtım ve biliyorum saçma ama bir kelebek uçtu birden içinden… Ve geldi parmağıma kondu… Tam ona bakarken, birden rüzgarı hissetmeye başladım: Az önce geceyken, şimdi gün batıyordu. Bir caddenin ortasındaydım. Dosya da kelebek de yok olmuştu. Ülkemde değildim. Farklı binalar, farklı arabalar… Yabancı tabelalar… Çoğu ingilizceydi. Sanırım Amerika’daydım. Ve sonra dehşet verici bir şey gördüm… Benim için bile dehşet verici bir şey… Arabaların içinde, camekanların ardında, cadde kaldırımında ve büfelerde… Herkes ölüydü… Herkes… Cesetleri renk değiştirmişti. Sanki bütün şehir ölüydü… Ve uyandım…

Az önceki dehşet yine yüzündeydi. Sanki tekrar yaşamıştı hepsini. Çayına takıldı gözü, iki şeker attı ve karıştırmaya başladı.

- Çok gerçekti be bilge. Hiç bu kadar gerçeğini görmemiştim…
- Hatta uzun zamandır hiç rüya da görmemiştin değil mi?
- Bunu nasıl bildiğini sormayacağım.
- Ben de öyle umuyordum zaten.
- Öyleyse neydi bu bilge?
- Bazen evlât…. Bazen karşımıza çıkan şeylerin nedenini olağandan çok sorgularız. Çünkü hepsinin bir işaret olabileceğini, ya da onlardan ders çıkarmamız gerektiğini düşünürüz ki bunda haklıyız. Ama aslında, o dersi çıkartıp çıkartmadığımızı diğer bir yol ayrımına gelene kadar hiç anlayamayız.
- Bekleyip göreceksin diyorsun yani.
- Hayır evlât, karşına çıkacaklara hazır olmalısın diyorum.
- Nasıl?
- Öğreneceksin… Bunları görmene sebep olan şey her neyse, bunların işe yaramasını sağlayacak şey de o olacak.
- Peki bu sadece öylesine bir kâbus olamaz mı?
- Olabilir tabi ki… Ama bu düşünce, benim de senden yaklaşık bir saat önce, anlattığın olayda kaçırılanlardan biri pozisyonunda kendimi görmemi açıklamayacaktır…

Bir sessizlik oldu odada yine. Odunların alevi zayıflamaya başlamıştı.

- Hadi evlât… Hadi uyumaya çalış biraz daha.
- Anlatmayacak mısın ne gördüğünü?
- Şuan buna kafa yormayalım. Bırakalım soğusun. Eğer olacak bir şey varsa, buna nasıl engel oluruz, zaten bilmiyoruz. Hadi yat şimdi.

Bilge ayrılırken odadan gölge seslendi…

- Peki ya ölen insanlar? Onları da gördün mü?
- Hayır evlât. Onları görmedim… O bir mesajsa, sadece sana gönderilmiş belli ki. Allah rahatlık versin.
- Sana da… baba…

Sabaha karşı şöminenin alevi iyice cılızlaşmış, sönmeye yüz tutmuştu. Gün sıyrılırken gecenin kollarından, sorular ve cevaplar, durmak bilmeyen bir dünyanın tüm o devasa hareketliliğinde, kaybolup gitti sessizce… Ama geri geleceklerdi…


İlginizi çekebilecek diğer yazılar

3 Yorum Neye? Şuna: “kahraman – bölüm 2 – parça 1: rüya”

  • Yekta Kopan in -bir de baktim yoksun- kitabindaki baba ogul iliskilerinde ic cekisleri bolum bolum anlattigi hikayelere cok ama cok benziyor..Ben begendim guzel olmus.PEki sen neden Haldun Taner Oyku Yarismasi na katilmiyorsun?

  • Bahsettiğiniz kitabı okumamıştım. Ama fırsatım olursa okumak için notumu aldım. Teşekkür ederim yüreklendirici yorumunuz için. :smile: Yarışmalara katılmıyorum çünkü o ödülleri benden çok daha fazla isteyenlerin olduğunu düşünüyorum. Zaten katılsam da dereceye girebileceğimi sanmam. Çok iyi yazdığımı düşünmüyorum. Sadece yazmayı seviyorum… :happy:

  • incecik birsey zaten ..Bahsettigim yarismasinin 2010 kazanani ayni zamanda :) Eger okumaya vaktin olursa demek istedigimi anlayacaksin kolay gelsin

Yorum yazın

*

:D :-) :( :o 8O :? 8) :lol: :x :P :oops: :cry: :evil: :twisted: :roll: :wink: :!: :?: :idea: :arrow: :| :mrgreen:



bt bt bt
#