Tem
8

kahraman – hikaye başlar…

Yazar: Burak Demirtaş  //  Kasya, Kâtip'in izleri...  //  Henüz yorumlanmamış.

Kâtip defterinin üzerindeki tozları üfledi yine. Ve artık gerçek hikayeye başlamak için seferber etti kelâmın her zerresini. Tanıdık hikayelerden değildi bu ama, çok tanıdık gelecekti… Ve müzik başların buradan…

Karanlıkta, günahın aleviyle aydınlanan yüzlere düştü gölge. İntikam çok tatsızdı. İntikam rahatlatmaktan çok uzak… Av,avcı olalı çok zaman geçmişti…

Tek tek kırdı yeraltına gizledikleri pislik düzenleri. Hiçbir korku, hiçbir beklenti ya da hiçbir plan olmadan. Öldürmekti amaç, yitirtmekti. Öldürmek hızla bir ihtiyaca dönüşürken,o ne istediğini unutmuştu çoktan. Sadece içindeki garipliği gidermek istiyordu. O hiç tanıyamadığı,anlayamadığı boşluk duygusunu yok etmek… Adaletle, karanlık yüzleri temizlemekle dünyadan, sanki aydınlanacaktı her yer. Sanki dinecekti o boşluk hissi akan her yudum kanda.

Kalbine giydirdiği karanlık gözlüklerdi dünyayı karartan, karanlık yüzler değil. Karanlık yüzler zaten hep yer altlarında, güneşten uzaklarda gizlerlerdi kendilerini. Günlük hayatta birçoğu onların varlığını bile düşünmezdi zaten. İnsanlar ağaca bakar, çiçeğe bakar, aşka bakar mutlu olurlardı. Ama bu bilgiler onun hafızasından silineli de çok uzun zaman olmuştu…

Günler kovalarken birbirini, çakallar gölgeyi, düpedüz bir hayaleti kovaladılar. Önce birbirlerine düştüler, birbirlerini kırdılar, sonra hepsi birden, olmayan bir düşmana cephe aldılar. Ve gölge sonunda hepsiyle yüzleşmek için, hepsinin kralı olmak için, karanlığı yok etmeye çalışmaktan sıkılıp, her aynı yola düşen gibi onu yönetmek için olacak ki, çakalları toplamak adına ferman çıkardı.
Ve toplandılar…

İhtişamlı bir malikâne, tam da beklendiği gibi gözlerden uzak bir orman… Davetli otuz kişi ülkenin her yerinden… Sen de baronlar, ben diyim it başları, o desin suçluların kralları… Otuz kişi davetli de, gelen dokuz yüz kişi… Gelmeyen, gelmek istemeyen yok. Herkesin amacı başka, herkesin dürtüsü merak… İrili ufaklısı toplanmış orada, bir efsaneye tanıklık etmek için…
Ve büyük salonda herkes yerini buldu, dişlerin gıcırtılar, sert bakışlar, kahkahalar arasında bir adamın adı anons edildi. “Beyler, bayanlar, huzurlarınızda ilk kralınız.”

Bir anda salonda müthiş bir uğultu başladı ve siyah takım elbisesinin içinde yüzünde büyük yaralar olan olan, yüzünün neredeyse yarısını örten uzun saçıyla bir adam göründü salonun üst katındaki balkonda. Çirkindi adam, ama gözlerinde korkutucu bir sakinlik ve boyu uzun olmasa da vücudunda kaslardan kaynaklı belirgin bir irilik vardı. Ve geldiğinde sadece susup, hafif bir tebessümle önündeki insan yığınına bakıp bekledi.

Birden azaldı sesler ve ileri gelenlerden biri bağırdı “ulan sen…” … Ve o anda yığıldı yere. Şaşkına dönüp gözleri büyüyen ve düşen mafya babasına yakınlığıyla bilinen üç dört kişi de uzanmak istediler silahlarına ama hepsi de bir anda yığılıverdiler yere. Az önceki sinirli homurdanmaların yerini şok almıştı. İçeri girerken silahları alınmamıştı ve sebebini şimdi anlayacaklardı. Ve kral konuştu ellerini bellerine götürenleri işaret ederek:

-Hiç tavsiye etmem. Bu salonda otuz davetli, görmediğiniz yerlerde atmış keskin nişancı var. İsterseniz bakın çevrenize.
Bir anda herkesin gözü çevreye odaklandı. Kimi salonu saran kitaplıkların içinden doğrultulmuş namluları gördü, kimi duvarlardaki tabloları. Ama daha net görmeleri için gerçeği kral emretti:

-Göremediniz mi hepsini, peki, gösterin onlara kendinizi.

Bir anda salonun ışıkları söndü ve başka ışıklar yandı salonda. Şimdi ışıklar duvarlardaki aynalardan, az önce sadece üzerinde koyu renkli bir kaplama var sandıkları tavandan ve hiç ummadıkları bir yerden; YER’den geliyordu. Koyu renk filmle kaplanmış, yüzeyi pürüzletilmiş cam, bu odaya neden hakim rengin siyah olduğunu kanıtlıyordu. Tüm tavan ve taban boyunca yüzü maskeli keskin nişancılar hem alttan,hem de üstten namluları davetlilere doğrultmuşlardı.Artık o kara tavan ve taban gayet saydamdı. Davetliler ikinci şoku yaşıyorlardı ve yutkunamadılar bile bir an için.

-Eğer istemediğim şekilde hareket edecek olursanız, vurulacaksınız. Her iki keskin nişancı sadece belirli bir davetliye odaklanmıştır. Kalabalıktan faydalanma olasılığınız da yok bu yüzden.
-Ne istiyorsun bizden?
-Ben sizin kralınız, yani zaten sahibinizim, bir şey istersem alırım, sizden istemem.
-Sen kimsin, nereden geldin, neden bunu yapıyorsun?
-Ben Gölge’yim.Tek bilmeniz gereken bu…

Onlar her şeyin bu kadar basit olduğunu sanacaklardı, çünkü güç hırsı doğaldı onlar için. Ama Gölge’yi tanımıyorlardı…

İki hafta önce…

-Merhaba
-Tevfik kim lan bu? Ben size beni rahatsız etmeyin demedim mi hayvan herifler!
-Efendim…
-Sus lan! Rahatsız etmemeleri gerektiğini bildikleri için öldü kapıdaki köpeklerin.
-Ulan seni…

Bir anda gölge iki silahını da Tevfik ve Faruk’a doğrulttu.

-En ufak harekette ölüsünüz.
-Hh…

Faruk hafifçe iç çekip, kendine özgü şekilde kafasını yavaşça gölgeye döndürüp konuştu:

-Konuş ulan ne istiyorsun!
-Birincisi; kibar olmazsan önce seni felç eder, sonra çocuklarının vücudunu bıçak yaralarıyla şekillendir ve bunu sana izletirim. İkincisi; eğer kibar olur, hayatında bir kez olsun adam olur ve söz dinlersen, seni rakip bildiğin itlerin alayının parasının iki katıyla ihya ederim. Al bu da şimdilik avans olsun.

Sırtındaki büyük çantayı fırlattı Faruk’a. Faruk’un gözleri ise fal taşı olmuştu çantayı açtığı anda. Çünkü resmen para sıkıştırılmışdı çantanın her minik boşluğuna bile. Sadece bu çanta kadar bile parayı kazanmak için çok büyük üç dört vurgun yapmalıydı. Ki bunlar aşırı riskli işlerdi.Faruk’a bir vurgun bile çok gelmiş, onun yüzünden karısını kaybetmiş, kendi de ölümden dönmüştü.Bir anlık şaşkınlığını üzerinden atınca konuştu:

-Ne istiyorsun benden peki?
-Emrimde olmanı.
-Neden ben?
-Çünkü senin köpeklerin, bu alemdeki en sadık köpekler. Senin bana sadakatin onların bana sadakatidir.
-Peki kimsin sen?
-Gölge derler…

Faruk yine şaşkına dönmüştü. Şu büyük mafya babalarını gözünü kırpmadan kesen, durmadan suçlu avlayan, ne idüğü belirsiz, amaçsız psikopat tam da karşısındaydı ve neyi yapmayacağını artık biliyordu: İtaatsizlik sadece onu değil, tüm sülalesini, her şeyi bitirirdi.

-Tamam.
-Ben de öyle demeni umuyordum.

Ve o anda Tevfik’i vurdu Gölge.

-Ne , neden yaptın lan, neden vurdun!!!
-Anlayamadım tam ama kibar değil gibi geldi sesin. Bir ara çocuklarını ara da veda et. Tabi onlardan önce saçma bir hareket yapıp kendini öldürtmezsen şuracıkta.

Faruk ne yapacağını, ne diyeceğini bilemedi. Çünkü az önce tetiği çeken adamın gözlerinde en ufak kırpma, yüzündeki korkutucu tebessümde en ufak değişiklik yoktu. Sanki başını çevirmişti sadece, sanki sadece elini cebine atmıştı. Elini cebine atmanın doğallığı kadar doğal ve etkilenmeden adam öldürmüştü bu adam. Hem de öldürdüğü kişinin alemin en pislik,belalı liderlerinden olduğunu düşünmeden. Ve şuanda da silahı kendisine doğrultuyordu.Çaresizdi Faruk, hayatında hiç olmadığı kadar… Ve korkmuştu…

-Özür dilerim, lütfen çocuklarıma dokunma.
-Evet bu seviye iyi, durumu hızlı kavraman çocuklarını kurtardı. Bir dahaki sefere hiçbir şey kurtaramaz.
-Peki neden Tevfik’i vurduğunu öğrenebilir miyim?
-Çünkü o sana sadık olmayan tek adamdı.
-Ben onun çocukluğunu bilirim, onu ben buralara getirdim, ben büyüttüm.
-Bu da seni kör ediyor işte. Güç hırsı herkesi elde edebilir. En yakının senin yerine göz koyarsa, kazanabileceğin en büyük, en tehlikeli düşman olur. Çünkü gardını göstermeyeceğin tek düşman odur.
-Ama…
-Dışarıda üç adam var, tanıyacağın kişiler. Sana onun hakkındaki gerçekleri anlatacaklar. Sen de hemen sonra hepsini öldüreceksin. Benimle bağlantı kurduğunu da kimse bilmeyecek. Seninle bazı güzel işler yapacağız, merak etme, çok para kazanacaksın.

Gölge giderken arkasını dönüp, bir an için Faruk silahına davranmak istedi. O meşhur gölgelerin efendisini, hemen şuracıkta, basit bir et yığınına dönüştürebilir, tüm alemde nam salabilirdi. Aralarında sadece beş metre vardı ve saniyeler içinde yavaşça kapıya doğru uzaklaşan bu adamı indirmeliydi. Tam giderken durdu gölge :“Bu tablo kimin” diye sordu kapının yanındaki tabloya bakarak. Faruk düşünceler içindeyken duyamamıştı bile tam olarak:

-Hıh?! Efendim?
-Tablo diyorum, kimin?
-Bilmiyorum ben anlamam, öyle koymuşlar işte.
-Yazık. Güzellik hep gereksiz ellerde…

Faruk hala arkası dönük bekleyen adamı vurup vurmama konusunu düşünüyordu ve daha elini silaha uzatamadan uzaklaştı Gölge. Faruk öylece kalakaldı odada. Başını ellerinin arasına aldı ve o anda yerde yatan Tevfik’i görünce, Gölge’nin söylediklerinin doğru olmayabileceğini düşününce, bir an için pişmanlıkla doldu yüreği. Silahına uzanıp peşinden gidip vurmak istedi o an. Tam bu fırtınalar eserken kafasında kapı açıldı yeniden:

-Sana bunu vermeyi unuttum.

Gölge elindeki şarjörü tutması için fırlattı Faruk’a doğru.

-Pişman olma, doğru kararı verdin çünkü. Bundan sonra da pişman olacağın şeyleri neden yapmaman gerektiğini biliyorsun.

Gölge Faruk’un boş bakışları arasında uzaklaştı bir kez daha. Şimdi Faruk onun kim olduğunu daha iyi biliyordu. Aldı şarjörü, çekmecesindeki silahının boş kabzasına yerleştirdi. Bu adamın adı belki Gölge’ydi ama o içinden ona başka birinin ismini verdi: Azrail.

Hikaye tam da yeni başlarken kâtip çekildi huzurdan. Bıraktı zihinlere emanet olarak hikayesini. Ama söyledi onlara, yazmasınlar gerisini. Çünkü yazdıkları tutmayacak…


İlginizi çekebilecek diğer yazılar

Yorum yazın

*

:D :-) :( :o 8O :? 8) :lol: :x :P :oops: :cry: :evil: :twisted: :roll: :wink: :!: :?: :idea: :arrow: :| :mrgreen:



bt bt bt
#