17
Başlıksızdır, belki sadece üç nokta…
- Uaagh…
Uyanırım miskinliğimle, saçımın başımın dağılmışlığıyla. Sanki günlerdir uyuyorum. Kafamda onca anlatılacak hikaye var, her şey fırlamak istiyor zihnimden. Birini karşıma alsam sabaha kadar konuşur o anda yazar anlatırım hepsini diye hayalle başlar ama günler geçse de anlatamam. Çok şey bildiğimden değil, bildiğim ufacık şeyleri bile mantık çerçevesine oturtana kadar bazen saatlerce düşünüp, kafamda simule ettikten sonra (esved için aşk ile bir dahi: kardeşim simulasyon görmüş) kaydederim. Bu da anlatırken o kaydedilmiş bilginin bende bir hikayesini oluşturmuş olur. Onu o şekilde anlattığımda ancak benim için anlamlıdır. Her neyse, uzatmayayım…
Kalkarım o yıllanmış yataktan, uzaklaşırım hiç uzaklaşmak istemediğim, yıllandıkça değeri artmayan ama rengi beyaza yaklaşan yastığımdan.
- Koala olmalıydım…
Uyanmak için bir şeylere ihtiyacım vardır; çay, kahve. Bu kez kahveyi tercih ederim. Gider ısıtıcıya suyu doldurur ve sonrasında sevimli bir kaplan şeklindeki bardağıma üçü bir arada denilen süpersonik tozu boşaltırım. Açarken toz biraz burnuma kaçar ve hapşururum. Bardağım düşecek gibi olur, bir heyecan bir tırsma, anında tutarım ve tehlike geçtiğinde tek hissettiğim kalbimin ani hızlanışıdır…
- Tık
Suyum hazırdır. Yavaşça boşaltırım tozun üzerine sıcak suyu ve tozun bir kısmının tepecik halinde suya karışmadan su yüzeyinde yükselişini izlerim ve sonra o tepeciği suyun akış ucuyla büyük bir zevkle yerle bir ederim. Sonra kaldırırım kupamı, kaplancığımla gözgöze gelir, bir ufak bakış atarım. Artık odama giden uzunyolculuk başlamıştır. Önce sağ ayağımı yavaşça kaldırabilmem için beynimde bilinmeyen bir yerde, tam olarak açıklanamayacak bir şekilde bir ileti oluşur ve bilim adamları inceleseler bu iletinin ilk muhatabı olan sinir hücresine ulaşacaklardır. Sinir hücresi 120m/s’lik hızla (saniyenin yaklaşık onda birinden bile az bir sürede) aldığı bu emri iletmek için ilk işareti verir. Yaptığı şey sadece bir sodyum iyonuyla potasyum iyonunun yerini değiştirmekten ibarettir. Ancak bu adeta domino taşlarının düşüşü gibidir. Sodyum ve potasyumlar sinir hücresi boyunca ilerler ve uca geldiklerinde muazzam bir hızla kimyasal bir reaksiyon gerçekleştirip üzerlerindeki düzensizliği, rahatsızlığı, stresi, diğer sinir hücresine atarlar ve rahatlarlar… Bu olay ayak ve bacak kaslarıma farklı bir çok ileti ulaşana kadar devam eder ve sinir hücrelerinin attığı strese, kaslarım gerilerek cevap verir. O kadar çok farklı bilgi yollanır ki bacağa ve bunlar o kadar hızlı, ama bir o kadar da pürüzsüz, hatasız gider ki, sorunsuz bir adım atabilirim böylece.
Zamanın birinde insansı robotlar tasarlamak için yola çıkanlar, bu mükemmelliğin farkına en derinden varanlardır. Çünkü her 01/10 saniyelik hareket için onlarca kod yazmaları gerekecektir. O robota bir merdiven çıkartabildiklerinde de, devrim niteliğinde bir iş yaptıkları söylenmiştir.
İşte o mükemmel, işte o akıl almaz tasarımla ilk adımımı atar, ama hepiniz gibi o adımın değerini hiç düşünmem. Hiç kendime bakıp ne kadar mükemmel olduğumu sorgulamam. Hiç kendimi araştırıp, tasarımımın mükemmelliğini görüp heyecanlanmam ya da mutlu olmam. Ama yeni bir telefon alırım ve GPS ile uyduya bağlandığında şaşırır, heyecanlanır, mutlu olurum.
Oysa dünyanın bir köşesinde, bazı insanlar, bazı topluluklar vardır ki, telefon kullanan beyaz adama garip gözlerle bakıp onun salak olduğunu düşünürler. Çünkü onların vücudu, kilometrelerce ötesiyle haberleşmek için yeterli donanıma zaten sahiptir. Binlercesi bunu görür, ama açıklayamaz. Böyle bir sürü bilinmeyen özellikleri keşfedenlerden biri de, bir profesör de, günün birinde çıkacaktır ve diyecektir ki:
“Bana nasıl düşünceleri okuduğumu soruyorlar. Ben hayatım boyunca bunu araştırdım, ama elimdeki sadece benim gibi olanların listesinden ibaret. Bu ne radyo dalgası, ne ses, ne koku, ne de şu an bildiğimiz başka bir şey. Bir gün bunu çözecekler. Ama şimdi bir cevabım yok. Körlerle dolu bir köyde olsanız ve size nasıl gördüğünüzü sorsalar, siz de görme mekanizması hakkında bir şey bilmeseniz, onlara görme olayını nasıl açıklardınız?” 74 yaşlarında, Stalin’den Einstein’a, bir çok bilinen simayı tanımış, hayatı boyunca bir çok yeri gezmiş, kendini bilime adamış bu adam, Rusya’da bir yerde, dairesinde, köpeğinin yanında hayata gözlerini yumacak, kitapları ise KGB arşivlerinde uzun yıllar ortaya çıkmayı bekleyecektir…
Ve… O muhteşem adımlarla geçerim bilgisayarımın başına ve açarım Sertab ablamdan “Kendime Yeni Bir Ben Lazım”. Arkama yaslanır, gerinir, parmakları kütletir, silkinirim. Zihnimdeki yıllanmış tozu üfler, metin dosyamı açar ve imlecin yanıp sönüşüyle hipnoza girerken, arşivimden sihirli bir melodi dilerim. Doğru melodi gelene kadar karışık parçaları hızla geçerim ve doğru ezgi durdurur “ileri” tuşuna basan parmağıma giden iletileri. Yavaşça kapanır önce göz kapaklarım, hissederim şarkıyı ve sonrasında ben giderim kâtip gelir…
O dört dakika yirmi saniye, şunca kelimeye sığışıverir. Yeteneğim olsa bir damlanın buluttan düşene kadarki serüvenini anlatırdım sayfalarca… Ama dört dakikayı, o koskocaman dört dakikayı, bu kadar anlatabildim anca. Kelamımızın acizliği için affola…
Son kelime düşülürken bu yazının sonuna, Ezginin Günlüğü konuk olur kulaklarıma, ruhuma: Şarkılarının adı da “Sen böyle değildin”. Akabinde bir tebessüm ve bir soru kalır aklımda:
“Ne anlattım şimdi ben?”
















kopuk bir ahenk ve fazlasıyla ayrıntı var. öyle ki kendimden geçip ‘sen’ oldum kimi vakit.